Türk
kültür değerlerine yabancılaşmış olan Osmanlı yönetici ve aydınları, Türkçe’nin
yok olması pahasına ülkede Arapça’nın bilim, Farsça’nın edebiyat dili olarak
kullanılmasına izin vermişlerdir. Bu durum bir taraftan eğitimin
yaygınlaşmasını önleyip halkın cehaletine neden olmuş, diğer taraftan kendi
halkından kopuk, onun değerlerini küçümseyen, Arap kültürünün ürünü olmayan her
şeyi küfür kabul eden, Arab’ın kendisini de dilini de kutsal gören yobaz bir
aydın tipinin doğmasına neden olmuştur.
Bu aydın tipinin Cumhuriyetin ilk
yıllarındaki temsilcileri; Türkçeyi zenginleştirerek bilim ve kültür dili
yapmak, sadeleştirerek halkla aydın arasındaki kopukluğu gidermek amacıyla
yapılan dil devrimine, Türkçe’nin yetersiz olduğu savıyla karşı çıkmışlardır.
Oysa onlar, yapısı itibarıyla Türkçe’nin, dünyanın en zengin dillerinden birisi
olduğunu bilmekteydiler. Ancak, Arap kültürüne tutsaklıkları ve Arapça’yı bilme
imtiyazlarını kaybetmek istememeleri gerçekleri söylemelerini engelliyordu.
Aşağıdaki anekdotta ikiyüzlülerin dil konusundaki ilkel yaklaşım anlayışlarını
Atatürk oldukça ilginç bir şekilde dile getirmektedir.
“Arabınkini Arab’a, Aceminkini Acem’e geri verirsek, bize uzun kollu
bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.”
Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde
sayılı birkaç dilseverin, dilimizde denemek istedikleri tasfiye (arıtma) işini,
Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.
Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda
idi.
Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir
hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her
şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç
beslerdi. “Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık
ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?” diye soruyor
ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek
Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus,
insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi?
Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş,
birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal
benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.”
Atatürk bir ulusun dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul
olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:
“Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış...
Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki
silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.
Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çarpılan bir şey
olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline
geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: “Görenler Allah için söylesin, ben
buraya bu kılıkta gelebilir miydim?”
Atatürk öyküsüne şunu da katardı:
- Ağanın hamama çıplak gelmediğine
herkesin aklı yattı ama, Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl
erdiremeyen gafiller vardır.
A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü
Anlamak, s.119-120
Osmanlı
yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve
ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet
yöneticilerinin halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle
görebilen, kendi kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin
özeleştirisini yapabilen akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını
seven halkın mutluluğunu kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını
istemiştir.
Atatürk,
sık sık yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını,
beklentilerini ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri
bu çerçevede yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka
rağmen değil, yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin
ve yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun
gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel
yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar, kış...
Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal
çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış,
titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için
seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık,
huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet,
maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi:
Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor
musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdürün
sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu, sıcaktan göğsünü
bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar...
Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi
kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen
açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan
lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki, liderle
gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan beşeri içgüdülerinin
hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek lider odur ki, yapay
olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.39
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok
Türk köylüsünün ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve
efendisi, gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal
edilmişliğini bir türlü kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart
1922’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri
dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini
topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp
savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık
verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve
zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir
utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren
Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet bütçesinin
yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden kurtarmış,
örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime yönelik
eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların
haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk
köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden
biridir.
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi,
sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir,
milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift
süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık,
koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı
Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha
birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına
çağırdı. Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim
olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına
getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye
göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan
habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir
daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı.
Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar,
biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye
yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse
vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim”
diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı
ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz
davranmıştır.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.41-42
Türk
insanı duygu insanıdır. Hep sevmek ve sevilmek ister, yeter ki birisine
inansın, birisini sevsin o sevgi onda ölümsüzleşir. Türk, Atasını da böyle
sevdi, O’nu duygularında canlandırdığı şekliyle gönlüne resmetti. Zihninde O’nu
yüceltebildiği kadar yüceltti. Atatürk de yaşamı boyunca bu sevginin getirdiği
sorumluluğun bilinciyle hareket etti. Türk insanının mutluğunu kendi mutluluğu
olarak gördü.
Aşağıdaki anekdot Türk insanının kendisine
hizmet edenlere bakışını ve Atatürk’ün bu bakış açısına yaklaşımını gösteren
güzel bir örnektir.
Bir gün Çankaya yöresinde bir köylü evine gitmiştik. Evde ihtiyar bir
köylü karısı ile oturuyordu. Bize ikram edilen kahveleri içerken Atatürk bana köylü
ile konuşmamı söyledi. Köylüye ilk aklıma geleni sordum.
- Sen Gazi’yi tanır mısın?
İhtiyar beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü:
- Gazi’yi tanımayan var mı ki, dedi ve ekledi:
- Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı
kılarmış. Taa göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi, nur yüzlü, peygamber
gibi mübarek bir ihtiyarmış...
Gülmemi zor tutarak Atatürk’ün genç ve tıraşlı yüzüne baktım. O,
kaşlarını çatarak kendisini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da
güldü ve:
- Varsın, dedi, o öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki biçarenin
hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini
kaybetmenin ne anlamı var.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.87-88
Atatürk
kişisel yaşamında arkadaşlık ve dostluğa büyük önem vermiştir. Yaşamı boyunca
birçok dostu olmuş, bunların arasında farklı ırktan ve dinden insanlar da
bulunmuştur. Arkadaşlarından kimileriyle uzun yıllar görüşmese de onlara olan
vefa duygusunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Aşağıdaki anı Atatürk’ün vefa
duygusunu ve ırkçılıktan uzak insancıl anlayışını yansıtmaktadır.
Mustafa Kemal’in dostları arasında İğneciyan adında bir de Ermeni
vatandaş vardı. Zengin bir kişidir. Sık sık Mustafa Kemal’i Şişli’deki evinde
ziyaret etmekte ve kendisine birçok yardımlarda bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra bir Ermeni örgütü ile ilgisi
olduğu iddiasıyla İğneciyan’ı tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Tüm servetine el
konuluyor.
İğneciyan Malta’dan döndükten sonra üzerinde bir elbisesinden başka
hiçbir şeyi olmayan fakir bir kişi durumundadır. Bir de kızı vardır.
Yedikule’de bir gecekonduya sığınmışlardır.
Atatürk zaferi kazanmış, devlet başkanı olmuştur. Devrimler için geceli
gündüzlü çalışmaktadır.
Atatürk 1927’de ilk kez İstanbul’a gelmiştir. Bu İğneciyan için iyi
bir fırsattır. Hem dostunu görmek, hem de uğradığı haksızlığı anlatmak için
doğruca Dolmabahçe sarayına gider. İlgili memura başvurur:
- Ben, Gazi hazretlerini görmek istiyorum.
- Sen kimsin?
- Ben İğneciyan... Gazi’nin eski bir dostuyum, arkadaşıyım.
Memur, İğneciyan’ı baştan aşağı süzer. Kılık kıyafeti pek güven verici
değildir. Bir bahane uydurarak atlatır. Birkaç kez daha başvurur, fakat sonuç
alamaz.
Bir gün de kızını alıp birlikte saraya giderler. O gün sarayın önünde
olağanüstü bir hal vardır. Motor sesleri, sağa sola koşturan insanlar. Bu,
Gazi’nin bir geziye çıkacağına işarettir.
Polisler ve muhafızlar oradan uzaklaşması için İğneciyan’a işaret
ederler. O sırada Gazi de Saray’dan çıkmıştır. Etrafındaki insan çemberi
arasında otomobiline doğru ilerlemektedir.
O anda İğneciyan’ın kızı fırlayarak insan çemberini yarıp Gazi’nin
karşısına sokulur. Gazi sorar:
- Kim bu kız?
Kız cevap verir:
- Ben İğneciyan’ın kızıyım.
- Nerede baban?
- Dışarıda bekliyor, sokmuyorlar...
Gazi hemen emir verir. İğneciyan’ı huzuruna alırlar. İki dost özlem
içinde kucaklaşırlar. İğneciyan başından geçenleri anlatır. Gazi’nin gözleri dolu
dolu olur. Emir verir. Gerekli soruşturma yapılır. İğneciyan’ın haklı olduğu
anlaşılır ve alınan malları geri verilir.
Yıl 1938... Kasım’ın 12’si... Atatürk’ün acı kaybına dayanamayan
İğneciyan üzüntüsünden ölür.
Bu ölümlü dünyanın en güzel şeyi karşılıklı vefalardır.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.65-66
Atatürk,
bir işi yaparken fayda ve zararını sadece kendisi açısından değerlendiren
insanların bencil olduğunu düşünürdü. Asıl olan insanların yaptığım iş başkalarına
ve özellikle benden sonra geleceklere ne kazandırır veya ne kaybettirir, diye
düşünebilmeleridir. Bu anlayış insanları bencillikten uzaklaştırır, ufkun
ötesini görmelerini sağlayarak başkaları için bir şeyler yapmanın zevkine
onları ulaştırır. İnsanların bencil, kinci ve bağnaz olmalarında bu düşünceden
yoksunluk vardır. Aşağıdaki olayda görevini yapmadığından dolayı evlatlarının
zarar göreceğini düşünmeyen babayla, kendini o görevlinin evlatlarını düşünmek
zorunda hisseden gerçek baba Atatürk’ün anlayış farkını yansıtmaktadır.
Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir
süre sonra affeder, olanları unutur, bir daha duymak bile istemezdi. Bu yüzden
civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir,
yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin
ekmeğiyle oynanmasıydı.
Yeni harflerin kullanılmasının kararlılıkla takip edildiği dönemde bir
seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde bir deste
eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir
memurdu.
Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı,
amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:
- Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına
temizlenmeli!... diye bağırdı.
Akşam oldu, vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine
yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:
- Bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali:
- Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı, sonra usulca:
- O olmadı işte!... dedi. Bu adam, kabahatli, muhakkak!... Fakat,
çoluğunun çocuğunun suçu ne? Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine
usulca iade et!... Biz adamları
cezalandırmalıyız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!...
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.325-326
Türk
kadını vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri
olmuştur. Göz bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en
yücesi kabul edip, acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını
ve evlatlarını cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi
zaman cephane taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da
cephede bizzat savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır.
Aşağıdaki anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve
torunlarını şehit vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle
özdeşleştiren yüce Türk kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi
yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu.
Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde
kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının
biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son
delikanlısı da Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.
Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince ağlaması
durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında
çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle
yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti,
Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti, sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet
Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün
şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar
köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30
Çağdaş
insan, görevlerini en verimli biçimde yürüten, mal ve hizmet üretmeyi insanlık
onurunun gereği olarak gören, insanları mevkilerine göre değil hizmetlerine
göre değerlendirebilen insandır. Atatürk yaşamı boyunca insanları bu esasa göre
değerlendirmiş, görevini sorumluluk bilinciyle yürüten insanları hem takdir
etmiş, hem de onlara saygı duymuştur.
Atatürk, devlet hizmetinde çalışanların
görevleri süresince sevecen, adil olmalarını, keyfi ve zorbalık türü
davranışlardan kaçınmalarını istemiştir. İstemekle kalmamış her türlü keyfi
uygulamanın karşısında olmuş, özellikle de yöneticileri, hak ve adaletten
ayrılmamaları, kendilerine özel muamele gösterilmesini beklememeleri yönünde
uyarmıştır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün ayrıcalıklı muameleye karşı oluşunu
yansıtan örneklerden birisidir.
Atatürk, bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine
gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat
9 olmadı, memurlar da gelmedi, Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin,
der.
Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve bu sözlere birden
fazla muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat
bu anekdotta önemli olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında
ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini
beklemesidir.
S.A. TERZİOĞLU, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s.4
ATATÜRK, KENDİSİNE SUİKAST YAPACAK ADAMLA
KARŞI KARŞIYA
İnsanların
başına gelen felaketlerin çoğunluğu akıllarıyla değil de duygularıyla hareket
edip, duygularına esir olmalarındandır. Çünkü, duygularıyla hareket edenler,
çoğu kez başkaları tarafından kullanılırlar. Kullanıldıklarını da başına
felaket geldiği an anlarlar. Ancak, düşünen, soran, neden, niçin diye araştıran
insanlar akıllarını kullanmış olduklarından felaketi önceden görürler ve ona
göre hareket ederler. Aşağıdaki anekdot bu anlayışı yansıtan güzel örneklerden
birisidir.
İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk
şu olayı anlatmıştı:
- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı.
Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse
yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet! dedi.
Ben gene sordum:
- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış da... Memlekete çok fenalık yapmış!... Sonra, bize
onu öldürmek için para da vereceklerdi!...
- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?
- Hayır!
- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?...
- Geçerken işaret edecekler,
“Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimden tabancamı
çıkararak, kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim!... Haydi, al
eline tabancayı... Öldür!... dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca,
yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra,
dizüstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla
Atatürk, s.114-115
Atatürk
her ortamda mensubu bulunduğu Türk Milletiyle gurur duyar ve milletin onurunu
en iyi şekilde temsil etmeyi görev bilirdi. O asla bu milletin evlatlarının
yeteneğinden şüphe etmemiş, olumsuz koşullarla karşılaştığında bile o Türk
insanını hep yüceltmiştir. Aşağıdaki anekdot da O’nun yaklaşımının sayısız
örneklerinden sadece birisidir.
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği
zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu
bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o
şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında
zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de
zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi
heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler
de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat
Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi.
Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da
“görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk,
s186-189
Atatürk, Türk askerinin göreve bağlılığı
ve zekasını hep takdir etmiştir. Mehmetçiklerin bu nitelikleriyle gurur
duyduğunu her ortamda anlatarak bu güzel yeteneklerin devamına ve güçlenmesine
katkı sağlamış, onlara olan güvenlerini hiç kaybetmemiştir.
Aşağıdaki küçük anı Atatürk’ün, Türk
askerinin sorumluluk bilinci ve zekasına verdiği değeri yansıtması bakımından
güzel bir örnek.
Bir gün askeri bölgeye giderken otomobili bozuldu.
- Yürüyelim, otomobil yapılınca arkadan gelsin, dedi.
Atamızla arkadaşları yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı:
- Dur. Kimsin?
Durdular, Mehmetçik geldi:
- Buralara Atamız gelecek. Geçmek yasaktır.
Ata güldü:
- İyi bak, Atatürk bana benzer mi?
Mehmetçik baktı, gözleri parladı.
- Benzemeye benzer ama, askerlik bu, bir de onbaşım görsün, dedi.
H. BESLEYİCİ, Atamız ATATÜRK, s.116
GENERALLE ASKER
BİRDİR!...
Türk milleti, zor anlarında yediden
yetmişe el ele gönül gönüle vererek birçok engeli aşmasını bilmiştir. Ancak,
aklın gösterdiği doğru asker ocağında olduğu gibi, zor anların dışında da bu
milletin evlatlarının el ele gönül gönüle olmasıdır. Asker ocağındaki komutan
ve mehmetçik sevgisi öylesine güçlü öylesine uzun ömürlü ki, bu sevgi,
şiirlere, türkülere, öykülere ve gece masallarına konu oluşturarak ölümsüz bir
kültüre dönüşmüştür.
Vatani görevini yapmış her Türk insanının
iki anısından birisini mutlaka askerlik anıları oluşturur. O ne güzel bir ocak
ki ondan kopmak mümkün olmuyor. “Askerliğini yapmayana kız verilmez” ve
“askerliğini yapmayan adam sayılmaz” sözleri Anadolu’da atasözü haline
gelmiştir. Bu sözlerin mutlak doğruluğuna katılmak mümkün değilse de, asker
ocağına veriler değeri yansıtması açısından önemlidir. Aşağıdaki anekdotta
Atatürk, komutan-mehmetçik dayanışmasının önemine dikkat çekmektedir.
Atatürk, Sümerbank Dokuma Fabrikasının açılış töreninde hazır
bulunduktan sonra askeri manevra sahasına hareket etmişti.
Yolda bir sel yatağına saplanmış olan top arabasının tekerleklerini
bataklıktan çıkarmaya uğraşanlar arasında bir generalin bulunduğunu görünce,
kendisine sonsuz takdirlerini bildirdiler ve iltifatlarda bulundular.
Daha sonra, “Maviler” tarafına ait bir tank birliğinin yaptığı hücum
sırasında “Pembeler”den bir askerin ansızın siperinden fırlayarak tanklardan
birinin üstüne sıçradığını ve şoförüyle mücadeleye başladığına tanık oldular. O
zaman yakında bulunanlara, evvelce gördüğü generalin fedakarlığı ile bu askerin
gösterdiği cesaretin birbirine denk olduğunu beyan ederek, şöyle dediler:
- Biz Milli Mücadelede bütün Türk Milleti bu şekilde çalıştık. Böyle
kahraman generaller, subaylar ve askerlere dayanarak savaşı kazandık. Onlar var
oldukça kimse vatanımıza göz dikemez!...
N.A.BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.38
I.
Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yöneticileri kendi taç ve
tahtlarının geleceği için Türk yurdunun istilasına göz yumunca Türk Milleti
kendi namusunu, yurdunu ve geleceğini kurtarmak amacıyla “Kuvayı Milliye” adı verilen
yerel direniş örgütlerini kurmuşlardır. Bu yerel örgütler Kurtuluş Savaşı
destanını yazacak olan Türk Milletinin kahraman ordusunun çekirdeğini
oluşturmuştur. Aşağıdaki anekdot da Atatürk’ün Kuvayı Milliye ile ilgili ilginç
değerlendirmesi yer almaktadır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra memleket işgal edilmiş, ordu dağılmış,
elde bir şey kalmamış durumdaydı.
Yabancılar artık Türkiye’nin tarihe karıştığını iddia ediyor, memleket
üzerinde pazarlıklar yapıyorlardı.
İşte bu sırada Atatürk Samsun’a çıkmış, Erzurum ve Sivas Kongresi’ni
topluyor, “Kuvayı Milliye”nin oluşmasına çalışıyordu.
Bu durum karşısında etrafındakilerden umutsuzluk içinde olan birisi,
bir gün Mustafa Kemal’e:
- Paşam, dedi, memleket işgal edilmiş, ordu tümüyle dağılmış, büyük
devletler bizim sonumuzu görüşüyorlar. Galip devletlerin kuvvetli orduları ve
donanmaları karşısında kurmak istediğiniz “Kuvayı Milliye” neye yarar?
Mustafa Kemal gayet sakin şu cevabı verdi:
- Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya
benzer. Namusunu koruması için, herhangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç
değilse intihara yarar.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.103-104
Bağımsızlık
Savaşı öncesi ülkenin yöneticileri ve bazı sözde aydınlar işgallerin yarattığı
ortamdan yılgınlığa düşerek düşmanların Türk Milletine uygun göreceği düşük bir
yaşama razı olmuşlardı. Onlar, insanların yaşama tutkularının temelinde onur ve
özgürlüğün bulunduğunu görememişlerdi. Oysa, Türk insanı bu değerler için ölümü
yaşama tercih etmeye hazırdı. Bunu gören ve bilenlerden Atatürk, Bağımsızlık
Savaşı’na karar verirken bir an bile tereddüt göstermemiştir. O, yaşamak için
ölümü göze alanların ölmeyeceğini biliyordu. Türkiye Cumhuriyeti bunun en canlı
ve anlamlı kanıtıdır. Aşağıdaki diyalog Atatürk’ün özgürlük ve Türk Milleti
hakkındaki düşüncelerini yansıtmaktadır.
General Pershing’in kurmay başkanı olan General Harbord Sivas’ta
Mustafa Kemal ile görüşürken der ki:
- Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük
ordular hazırlamıştır. Bunları yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi
olmalıdır. Takdir ederim. Ama, bugünkü duruma bakalım. Başta Alman müttefikinizle
bir dört yıl harb ettiniz, yenildiniz, dördünüz bir arada yapamadığınız şeyi,
bu durumda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar
ettikleri zaman zaman görülür. Bir milletin intihar ettiğini mi göreceğiz?
- Mustafa Kemal generale “Teşekkür ederim, dedi, tarihimizi okumuş,
bizi öğrenmişsiniz. Fakat, şunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine
düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkum olmaktansa
babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz.”
General ve arkadaşları sessizce ayağa kalktılar.
- Biz de olsak böyle yapardık!
F.Rıfkı ATAY, ÇANKAYA
Bir
sorunu çözebilmenin, bir işi başarabilmenin ilk koşulu kişinin “başaracağım”
inancını taşımasına bağlıdır. Bu inanca sahip olmayıp, ümitsizlik içerisinde
olanların ise başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Atatürk, düşman güçleri
karşısında yılgınlığa düşen yakın çevresindeki arkadaşlarını ve Türk milletini
sarsılmaz bir inançla motive etmiştir. “Başarı, başaracağım diyenlerindir”
ilkesini hep canlı tutmuş ve Türk ulusuyla birlikte başarıya da ulaşmıştır.
Kurtuluş Savaşı henüz başlıyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanın
bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaş yapılıyordu.
Milletvekilleri arasında bile, dövüşü göze alan, fakat ümitsizlikten
kurtulamayanlar vardı.
Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde vatanın kurtulması için neler
yapılması gerektiği hakkında heyecanlı konuşmalar yapılıyordu.
Milletvekillerinden biri, sözlerini büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyti
ile bitirdi:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?...”
En büyük ve korkunç düşmanın, ümitsizlik olduğunu pek iyi bilen
Atatürk bu beytin iki kelimesini değiştirerek, fakat veznini de bozmaksızın sert
ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verdi:
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!...”
Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk,
s.88-89
Saraylarının
dışına çıkıp halkın yüksek niteliklerini tanımadan yaşayan Osmanlı
yöneticileri, yıllarca emeğinden yararlandığı halkı “sürü”, kendilerini ise
çoban olarak görmüşlerdir. Bu nedenle, başlarına işgal felaketi gelip taht ve
taçları tehlikeye düşünce düşmanın insafına sığınmak zavallılığına teslim
olmuşlardır. Ancak, Türk milletinin üstün özelliklerini cephede vatanı için
ölen Mehmette gören Atatürk, vatanın kurtarılması söz konusu olduğunda bütün
görevlerinden istifa ederek milletine sığınmış ve önderlik ettiği milletini
karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır. Lider, liderlik ettiği toplumu tanımak
zorundadır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk toplumunu çok iyi tanıdığını
yansıtması açısından güzel bir örnektir.
Erzurum: 3 Temmuz 1919...
Ilıca’da Mustafa Kemal’in ilk karşılanması sırasında:
Konukların önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri
parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üzerine koyarak
selamladı. Mustafa Kemal Paşa, ta yanıbaşına kadar geldiği halde heykel gibi
duran bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür
sesiyle teşekkür ediyordu. Mustafa Kemal’in sohbete başladığı ihtiyar, Ruslar
gelince göçmek zorunda kalıp Çukurova’ya indiklerini, şimdi köyüne döndüğünü
kısaca anlattı. Mustafa Kemal, o günlerin bu dönüşe pek uygun olmadığını
işaretle:
- Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi, diye sordu.
İhtiyar hemen karşılık verdi.
- Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer, bir eken yüz biçiyor.
Bize tarla verdiler, çayır da... Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık.
Yalnız son günlerde işittim ki İstanbul’daki “ırzı kırık”lar bizim Erzurum’u
Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu “namertler” kimin malını kime
veriyorlar?
Tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden
gelen bu ses yine O’nun gibi tunç çehreli kahraman askerin gözlerini yaşarttı.
Bu eski Türk kalesine, ulus işi için, ulusla birlikte çalışmağa gelen bu büyük
devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü:
- Bu ulusla neler yapılmaz!
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.116-117
ŞEREFİMLE ÖLMEYE
HAZIRIM!..
Her vatanın temelinde sıkıntı, yokluk,
acı, gözyaşı ve ölüm vardır. Bütün bunlara daha iyi, daha onurlu ve daha özgür
bir yaşam için razı olunmuştur. Onun içindir ki, vatan toprakları üzerinde
yaşayanlar onun değerini bilmek ve sahip çıkmak sorumluluğuyla yükümlüdürler.
Mehmet Akif Ersoy’un aşağıdaki dizelerinde bakınız bu gerçek nasıl dile
getiriliyor.
“Sahipsiz kalan bir vatanın batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Aşağıda yer alan anı, vatan gerçeğini en iyi anlayan ve onun
gereğini yapmaktan çekinmeyen insanların başında Atatürk’ün yer aldığını
yansıtması açısından önemlidir.
Mustafa Kemal’in Samsun ve çevresindeki faaliyetlerinden korkan
İstanbul Hükümeti, İçişleri Bakanı Ali Kemal’in bir genelgesi ile O’nu görevden
alıyor. Bu sıralarda, Ali Galip adında birisi de, Erzurum Valiliği’ne atanmak
maskesi altında Mustafa Kemal’i tutuklamakla görevlendiriliyor. Ve Sivas’ta
bazı tertiplere başvuruyor. Bu komployu Amasya’da haber alan Mustafa Kemal, bir
atlı birlik oluşturarak habersizce Tokat’a gidiyor. Kendileriyle sohbet etmek
üzere şehrin ileri gelenlerini topluyor. Bu toplantıda bulunan avukat Ali Bey,
gözlemini şöyle anlatıyor:
“Yirmi kişi kadar vardık. Atatürk, etrafında bazı kişilerle birlikte
geldi. Köşede bir sandalye vardı. Selam verip oraya oturdular ve bize
memleketin kurtuluş yolu hakkında hiçbir şekilde unutamayacağım şu açıklamada
bulundular:
- Hiçbir koruma aracına sahip olmasak bile, dişimiz tırnağımızla,
zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu
korumayı kaçınılmaz görüyorum. Tarih, bize vatan uğrunda canını, malını
esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini göstermektedir. Ben hayatımı, hiçbir
zaman milletimizden üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her an memleket için
şerefimle ölmeye hazırım.”
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.370-371.
Vatan, yani üzerinde yaşadığımız toprak parçası,
toprak olmanın ötesinde anlamlar taşır. İnsanlar vatanlarıyla vardır. Acı,
tatlı, bütün anılar onunla başlar onunla biter. Ona sahip olmayanın kimliği
bile yoktur, tutsak köleden öte. İnsanlar varlıklarını vatana borçlu oldukları
bilinciyle hep onun için ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek, atayı, kendini,
evladını, suyunu, ekmeğini, aşını, nefesini hepsinden öte kimliğini
kaybetmektir.
Vatanımızın varolmasına emeği, bilgisi ve
düşüncesiyle en büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk milletinin Atası Atatürk’tür.
Aşağıdaki anekdot bu büyük insanda vatan sevgisinin nasıl bayraklaştığını, her
şeyin nasıl vatanla anlam kazandığını yansıtması açısından önemlidir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum
Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu
sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını
bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol
lambasının cılız ışığında çalışıyordu.
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp
asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.
Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci
yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:
- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal
ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün,
diyordu.
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına
çağırdı ve sordu:
- Sık sık sana gelen kimdir?
- Babam!...
- Ne istiyor?
Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha
ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:
- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı
olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, vatan elden giderse evladın ne önemi
kalır?
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88
Saltanat ve Hilafet özlemcisi kimi
çevreler tarihsel gerçekleri pervasızca çarpıtmaktadırlar. Örneğin, Atatürk’ün Anadolu’ya
Vahdettin tarafından bir bağımsızlık savaşı başlatması için gönderildiğini
iddia etmektedirler. Bu çevrelerin iddialarına gösterdikleri kanıtlardan biri
de Atatürk’le Vahdettin arasında sarayda geçen bir konuşmadır. Bu konuşmada
Vahdettin’in
“Paşa isterseniz devleti
kurtarabilirsiniz” şeklindeki sözüne mal bulmuş gibi sarılan bu çevreler, bu
sözün kurtuluş mücadelesini başlatmak için söylendiğini belirtirler.
Oysa
Osmanlı Padişahının bu ifadeyi kullanırken M.Kemal’den beklentisi şudur:
“İtilaf Devletleri’nin emir ve isteklerinin yerine getirilmesini sağla, Anadolu’da olası işgallere karşı
ortaya çıkabilecek direnişi engelle”. Padişah böylelikle İtilaf Devletleri’nin
Anadolu’da kalıcı olmayacaklarına, bir süre sonra çekip gideceklerine ve
Anadolu’nun da kurtulabileceğine inanıyordu. Yani, kurtuluşu teslimiyette
görüyor ve silahlı bir mücadeleyi asla düşünmüyordu. Aksine silahlı mücadeleye
başvurulacak olursa işgalci güçlerin Osmanlıyı hemen parçalayacaklarına
inanıyordu. Çünkü padişahın Türk milletine ve kendine güveni yoktu. Kurtuluş
Savaşı’nı isyan olarak görmesinin nedeni de buydu.
Anadolu’ya geçmek için hazırlıklarını tamamlayan Atatürk, Yıldız
Sarayı’na gitti. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, onu çok küçük bir odada kabul
etti. Hemen hemen diz dize oturdular.
Padişahın sağında mini bir masa üzerinde güzel ciltlenmiş kalınca bir
kitap, bir Osmanlı Tarihi vardı. Pencereden Boğaz, Boğaz’ın mavi sularında
birbirine paralel dizilmiş ve toplarını saraya çevirmiş olan düşman savaş
gemileri görünüyordu.
Padişah, ona dedi ki:
- Paşa, devletimize çok hizmet ettin; bunların hepsi artık bu kitaba
geçmiştir!
Elini Osmanlı Tarihi’ne koydu, bastı ve ilave etti:
- Tarihe geçti!...
Sonra dedi ki:
- Bunları unutunuz. Asıl bundan sonra yapacağınız hizmet şimdiye kadar
yaptıklarınızdan mühim olacaktır. Paşa, isterseniz devleti kurtarabilirsiniz!
Atatürk cevap verdi:
- Bu yolda elimden gelen yapacağıma emin olmanızı rica ederim.
Vahdettin:
- Muvaffak olunuz! diyerek ayağa kalktı.
Ziyaret sona ermişti.
Padişah, ondan düşmanların arzularını yerine getirmesini bekliyordu;
elinde hiçbir kuvvet kalmamış olan devletin ancak böyle, düşmanların hoşuna
giderek kurtulacağını sanıyordu. Bilmiyordu ki, kuzuyu yemeğe karar vermiş olan
kurt için bahane bulmak gayet kolaydır.